asker nasıl uğurlanır?

 

 

haremdeyiz... ortalık toz duman insan... havalara insanlar atılıp

tutuluyor... kalabalık guruplar ilkel toplumların savaş nidaları ile çoşuyor... çok sürmüyor anlıyoruz “asker” gönderiliyor...  kalabalığın dışından dolaşıp sakin bir köşeye geçiyoruz... anneler, babalar, dayılar, amcalar, komşular, askere giden gencin bütün gün içip kendinden geçmiş arkadaşları bir aradalar...

 

yıllar önce kardeşimi askere yollamıştık, sarılmış, koklamış otobüse bindirmiştik...

ne kadar değişmiş herşey; gençlerin ellerinde bira kutuları dayı dayı dolanıyorlar... sonra biri “arkadaşlar toplanın!” diyor bir araya geliyorlar. avaz avaz “en büüüyüük assker biiizim assskeer...” diye bağırıyorlar... durur mu başka gruplar da başlıyor “en büüüyük asker bizim askeer!”

şaşırıyorum o asker kim, bu asker kim? hangisi daha büyük asker? ve sonra adeta savaş nidaları atılmaya başlıyor... ne oluyor, seferberlik mi var? içimden bakkala koşup bulgur, un, şeker stoklamak geliyor, ne olur ne olmaz ...

arada bir kalabalık gruplardan sesler yükseliyor ve itişip kakışıyorlar “eyvah kavga çıktı” diyecekken, anlıyoruz ki birbirleriyle tekme tokat şakalaşıyorlarmış... halkımın biribirini sevme şekli böyle kabul etmek gerek.

altı okka yapılan genç kucaklarda havalara atılıyor. her yükselişte haremin tavanlarına çarparak aşağıya iniyor, gözlerimi kapatıyorum... açtığımda tekrar uçan genci görürsem “ohhh yaşıyor” diye mutlu oluyorum...

otobüse biniyoruz. askere giden genç de bizimle gelecek... otobüsün içine adeta fırlatılan genç gözyaşları içinde, dışarda babası maniler okuyor “ağlama anam, ağlama babam” gibi birşeyler... genç bunu duyunca daha fazla ağlıyor...

otobüsün motoru çalışıyor ama kalabalık hareket etmesine izin vermiyor... “istiklal marşı” okunuyor... yani öyle olduğunu sanıyorum sözleri ve müziği pek benzemiyordu da... kalabalık koşarak arabalarına yöneliyor, biz de “ohhh” çekiyoruz. 20 dakika gecikmeyle yola çıkıyoruz. Bu andan itibaren de olaylar başlıyor... ne çekilmez çilemiz varmış bir bilseniz?...

arabalarına atlayan, hatta pencerelerinden bedenleri yola taşmış, kadınlı-erkekli grup ıslıklarla, bağırarak hatta böğürerek peşimize takılıyorlar... otobüsün önüne geçiyorlar, zig zaglar çiziyorlar, aniden durup otobüse ani frenler yaptırıyorlar... her ani frenle otobüs sakinleri ön koltuklara yapışıyoruz... artık otobüs ahalisi “kabak tadı” verdiğine karar veriyor ve “polis”i arıyor... şoför otobüsü kenara çekiyor. Asker olacak gence “şu aileni ara, bir kaza olacak” diyoruz... genç kalkarak şoförün yanına giderken ailesi otobüsü yumruklamaya başlamış bile oluyor... genç “şoför abi otobüsü mahalleme çekmezsen gitmezler... mahallede bir istiklal marşı okuyalım bırakırlar” diyor... haydaaa... herkes şaşkın birbirine bakıyor... “galiba otobüsü kaçıracaklar!”

polis yok ortalıklarda...

gencin ailesi galeyana gelmiş durumda otobüsü yumruklamaya ve bağırmaya devam ederken, şoför en sonunda askeri aşağı indiriyor; “istiklal marşı” olduğunu sandığım marş tekrar okunuyor, (galiba savaş çıkmış) asker savaşa gitsin diye otobüse bindiriliyor...

 

yok yok... daha çilemiz bitmedi...

önümüzde çılgın kafile ciyak ciyak, biz otobüste sinirler gergin, yola devam ediyoruz...kendimi bir gerilim filminin içinde hissediyorum... arabalar adeta “formula I” yarışmasındalar... birbirlerini sollayarak, hızlanıp yavaşlayarak, otobüsün dibine kadar yanaşarak-uzaklaşarak

bize refakat ediyor... paralı gişelere geliyoruz...

ohhhh... onlar orada kalıyorlar... biz yola devam ediyoruz...

 

gözlerimi kapatıyorum “ben nerede yaşıyorum, bu insanlar kim, nasıl bu hale geldiler, sevincimize-acımıza-aşkımıza şiddet katarak aynı şekilde yaşamayı nasıl başarıyoruz? Bu gençler evlenecek , çocukları olacak... çoğalacaklar... ve kendileri gibi çocuklar yetiştirecekler, o zaman ne olacak?”

 

ürküyorum... inanamıyorum...

yani yuh olsun bize yuh....

 

not: polis hiç gelmedi....

 

           

Yorum Yaz