10/1/2007

"kuzguncuk şirin yerdir"

          

KUZGUNCUK

 

Beykoz`da oturmalı
Beykoz`da çalışan adam.
Fakat Kuzguncuk şirin yerdir
ve gayet nefis yapar gül reçelini
pansiyoncu Madam
ve kızı Raşel...
Aynada bir kartpostal :
bir manzara Nis şehrinden.
İskemle, karyola, konsol... ve Denize nazırdı pencereleri...
Güneşte tavana suların ışıltısı vurur,
karanlık şilepler geçerdi geceleri
insanı olduğu yerde
eli böğründe bırakarak...
Selim`in odası havadardı.
Kırmızı yazmalar kururdu yandaki boş arsada.
Sağda Cevdet Paşa yalısı.
Yalıda bir tavus kuşu
bir de Mebrure Hanım vardı.
Mebrure Hanım
tafta entariler giyerdi.
Çok ihtiyardı
ve mavi gözleri kördü.
Tentene işlerdi Mebrure Hanım.
Uyanır bir beyaz güle başlar,
uyurken dağıtırdı gülünü...
Merhum Cevdet Paşa yalısında
Mebrure Hanımı unutmuşlardı...
Beykoz`da oturmalı
Beykoz`da çalışan adam.
Fakat Kuzguncuk şirin yerdir
Ve kırmızı yazmalar kuruyan boş arsadan
dünyayı zapta gidecek olan
pulsuz balıklar gibi çıplak çocukların
her akşam dinlerdi çığlıklarını Selim...
                                         Nazım Hikmet

 

 

kuzguncuk’u yazmaya karar verip de yazıya nazım’ın şiiriyle başlamamak ayıp olurdu.

 

“hadi içelim ve içeceksek İsmet baba’nın yerinde içelim” dedik... e iyi de ettik...

“gitmeden önce kuzguncuk’la ilgili bir şeyler okumakta yarar var”diye düşündüm...

kuzguncuk, anadolu yakasında üsküdar’ la beylerbeyi arasında. eski adı kosinitza... 17. yy. da museviler, sonra rumlar, 18.yy.’da  da ermeniler yerleşmiş. museviler kutsal topraklara varmadan önceki son durak olarak kabul ettikleri kuzguncuk’ta ölürlerse, buraya gömülmeyi vasiyet ederlermiş... 18. yy.’da kurulan şirket-i hayriye iskelesi halen çalışmakta..

 

arkadaşlarla kadıköy’de haldun taner’in önünde buluştuktan sonra kuzguncuk’a vardık. çınaraltı kahvesinde çay içerken diğer arkadaşları bekledik. çaylar içilirken, gariban fotoğraf makinamla bir kaç fotoğraf çektim. grup tamamlanınca ve midelerde ziller çalmaya başlayınca apar topar “ismet babanın yeri”ne geçtik... içersi oldukça kalabalıktı... saat 20.00’ ye rezerve edilmiş bir masayı, tam o saatte terk etmemiz kaydıyla bize verdiler, pek mutlu olduk...

 

ismet babanın yeri’ni daha salaş, daha balıkçı lokantası gibi hayal etmiştim, yanılmışım... birbirinden uzak kalmış arkadaşlar bir araya gelince ne olursa onlar oldu; üst üste gelen sorular, birbirine karışan kahkahalar, “yapma yaa..” cümleleri uçuştu durdu ortalıkta... yarım saat sonra sakinlemiştik... mezeleri ısmarladık; hepsi birbirinden güzel, birbirinden lezzetliydi. öyle açtık ki mezelerle ekmekleri katık edip herşeyi silip süpürdüğümüzde, karnımız doymuştu nerdeyse... balık fiyatlarına göz ucuyla baktık. kalkan 38 ytl. masanın tamamı yutkundu... hangi balığı yiyeceğimizden vazgeçtik, fiyat kısmına bakarak balığımızı seçtik; çipura, tekir... canım balık balıktır, neden çipura olmasın, neden tekir olmasın, eh fiyatı da keseye uygun olduktan sonra...

 

zaman zaman işlerimizin yoğunluğundan, istanbul’ da insan gibi yaşayamamaktan, trafikten, saddam’dan, toplumun magazin uykusuna yatmış olmasından, tecritten, eğitimden, çocuk pornosundan, ezilenden sürülene kadar neler konuştuk neler... kitaplar önerildi, hatta tartışıldı, izlenen filmlerin isimleri verildi, en çok “kalküta’nın çocukları” önerildi... dondurmam gaymak, dönüş, hayatımın kadını, eve dönüş, takva, masum sesler derken film-dvd-vcd piyasasını hallaç pamuğu gibi attık...

 

bir arada konuşmadığımız, sessizliği yakaladığımız kısacık anlarda, boğazın denizine, karşı yakadaki ışıklara hayran hayran bakmayı da ihmal etmedik doğrusu... o manzaraya bakarken eminim hepimiz içimizden “istanbul bakma bize, biz öyle de böyle de seviyoruz seni” demişizdir... en azından ben dedim...

 

istanbul’ u sevmek... ah hem de nasıl!... 4 yıl sonra çekip gitmek istediğim bu şehre, her gün biraz daha aşık olurken...

 

çipura süperdi... böyle lezzetli pişirilmiş balığı başka bir yerde yediğimi anımsamıyorum... kalkanın fiyatına gücenmiştim ama,  çipuradan özür diliyorum... haksızlık etmişim...

 

ve bir gün seninle gitmeye söz veriyorum... içimden...

 

saat 19.30... garsonlar gözümüzün içine bakacak vakit bulamıyorlar kalabalıktan... ama biz söz verdik bir defa, hesabı ödeyip kalkmalıyız ki  bizden sonrakilere hazırlansın masa...

 

çıkışta tahta üzerinde eski fotoğraflar gözüme çarpıyor; neden bilmem, aklımda kalan yalnızca  şair “can baba...”

 

ayrılık... hepimiz bir daha görüşmek üzere ayrılıyoruz... 

ben kadıköy’üme dönüyorum... bu güzel akşamın üstüne bir sürpriz yaşıyorum ki anlatamam...  

 

“anlatamam dedim ya...”

 

kuzguncuk sizi bekler kuzucuklarım, gidin, çok seveceksiniz...

 

 

)-:::•> ~ NE GüZELDiR YOLLARDA OLMAK ŞiMDi ~ <•:::-(