« Önceki |

29/6/2007

martı kanatlarında, çığlık çığlığa...

 

bugün okuldan 1,5 ay geri dönmemek üzere, ardıma bakmadan ayrıldım… yarından itibaren adamızda olacağız, martı yavruları ile yürüyüşe çıkacağız… (inanmayacaksınız ama martı yavruları damlardan yollara indiler, insanlardan çekinmeden sokaklarda yürüyüp, keşfe çıkıyorlar, onlara istediğiniz kadar yaklaşabiliyorsunuz… öyle badi badi ve başları ilerde yürüyorlar ki, içinizden yakalayıp mıncıklaya mıncıklaya sevesiniz geliyor.)

 

merhaba adamız…

merhaba martılar, kuşlar, çiçekler…

merhaba adalılar…

 

merhaba deniz, dalgalar, deniz minareleri…

 

BEKLE GELİYORUZ… martı kanatlarında, çığlık çığlığa...

 

 

 

28/5/2007

kelebekler uçuşan ayva çiçekleridir...

                                                  fotoğraf: kenan yücel

 

sabah  martı ve kuş sesleri ile uyanırız... yaşamımızda en deliksiz uyuduğunuz gecenin sabahına “merhaba” deriz... az biraz yatak keyfinden sonra zımba gibi kalkarız... kendimizi bahçeye atarız... genzimizi bahçedeki çiçeklerin kokusu yakar... senin dediğin gibi “kelebekler uçuşan ayva çiçekleridir”

 

gözlerimizin ilk gördüğü denizdir, ardından denizin dalgaları seslenir ruhumuza... serçelerin cıvıltıları daha da neşelendirir bizi... kaparız sandalyeyi denizi seyre dalarız sevdiğimizle... “hayat bu!” deriz, “bunca zaman neyin, nelerin peşinden koşmuşum boş yere...”

 

yassı ada ve sivri ada birbirlerinden uzak arkadaşlık ederler birbirlerine... faytonlar selamlar bizi nal sesleri ve tekerlek gıcırtısıyla... sardunyalar... renk renk çiçekler... erik ağaçları, elma ağaçları, mis kokulu iğde ağaçları... çocukluğumuzu anımsatırlar bize...

 

sessizliğe aşık oluruz... sabah yürüyüşlerimizde mutlaka bir ada köpeği arkadaşlık eder bize... damlarda martı yavruları dolanır çilli bedenleriyle... ah o hınzır kargalar hiç rahat bırakmaz onları... yol boyunca erik ağaçlarından yeriz iskeleye inene kadar... bir elimizde erikler, diğer elimizde sevgili...

şehir karşımızda ama sanaldır...

şehir izlediğimiz bir gerilim filmidir, anımsamak istemediğimiz...

burada doğmuş, burada yaşamış ve yaşamaktayızdır...

 

nedir bu? buradaki insanların sıcaklığı mıdır bize bunu hissettiren?

bir kaç haftada nasıl sahiplendik burayı, adalı olduk?

 

öyle veya böyle  “adada olmak ve kendini adalı hissetmek gerçekleşen bir düş oluverdi bizim için...”

 

28/2/2007

BU HAVALAR DELİ EDİYOR BENİ

 

neler oluyor? canım sıkıntılı... bu havalar mı deli ediyor beni nedir?

     

galiba mevsimler kadar karışığım...

 

 

kar yağmış olsa, her taraf bembeyaz... istanbul’un kiri-pası kar altında kaybolmuş... kar topu oynayan, kardan adam yapan çocuklar... üşümekten burunları kıpkırmızı olmuş... gece sokak lambalarının aydınlattığı sokağın tablomsu görüntüsü... arada bir uğuldayan rüzgar... sobalar, patlayan mısırlar, kestaneler... uzaktan evimize dolan “booozaaa” sesleri... ertesi gün okul tatil olsa. sıcak yatağımızda “yarın ne yapacağımızı” düşlesek... cansın “bu kar çok soğuk, sobada ısıt” diye ağlasa yine, ben kahkahalarla gülsem...

 

 

 

bahar gelsin... ufak ufak kuş sesleri yayılsın etrafa. bahar dalları çiçek versin, minicik pembe beyaz. toprak canlansın mis gibi ot kokusu yayılsın ciğerlerime, yeşil yeşil... papatyalar, leylaklar, zambaklar toplayayım sevdiklerime... hafta sonları şehir dışına çıkayım. tavuklar, kazlar, minicik kuzular seveyim... kelebek peşinde koşturayım, ama yakalamayayım... uç uç böceklerini uçurayım kırmızı kırmızı... incecik giyineyim, güneş ısıtsın kıştan kalan bedenimi...

 

 

 

yaz gelsin.. varsın terletsin beni... soğuk sulara atlayayım, soğuk sular içeyim... denize gideyim, güney olsun, kuzey olsun ne farkeder? varsın denizin iyot kokusuna karışmış olsun güneş yağlarının kokusu... sabah erken saatlerde resimler çizeyim renk renk... çıplak ayaklarım kumlara bassın kızgın... deniz kabukları toplayıp  kolyeler yapayım... akşam yıldızlar göz kırpsın kumsalda... yakamozlar dans etsin karşımda... kumlara uzanıp sırt üstü, yıldızlar seçeyim çocukluğumda yaptığım gibi... cansın denize ilk kez giriyor olsun “bu suya neden çok tuz dökmüşler” diye sorsun, ben yine kahkahalar atayım... gece yaz yağmuru yağsın, denizin karanlık sularında yüzeyim ılık ılık, başımda yağmur taneleri, ayaklarımda yosun... 

 

 

sonbahar gelsin... rüzgarı hissedelim birlikte... kabullenemesek de yazın gidişini... yapraklar yavaş yavaş, kızarsın kırmızı olsun, turuncu, sarı olsun... sanki yeni bir resim sergisi açılmış olsun çevremizde...  sonbahar havaların soğuyacağını muştulasın, bir yandan da ağaç yapraklarını sıcak renklerle donatsın; renkler ısıtsın beni. yapraklar yavaş yavaş dökülsün yerlere... halı olsun ayaklarımızın altında, bastıkça şarkılar söylesin... o sesleri dinledikçe şairler şiir yazsın. besteler yapılsın; ayrılıklar, sevdalar, kavuşmalar üzerine.

yağmur yağsın ama şemsiye kullanmayayım(!) uzun uzun yürüyeyim, sırılsıklam döneyim sıcak evime, sarılayım battaniyeye... yanımda şarkılar, türküler söylesin bir ses... geçmişe dair... geleceğe dair...

 

ben mevsimlerimi çok özledim... çok!

17/2/2007

radyo günleri

 

bugün yine bir başka yalnızlık, bir başka yitirilmişlik kokuyor sokaklar… bilmem neden? kadıköy’de karanlık bir hava var, üstüne üstlük ahmak ıslatan bir yağmur… yine de şöyle bir dolaştım sokaklarında…

 

sahilde bir adam bankta oturmuş öylece önüne bakıyordu.. adamı izledim uzun süre; gölgesi ile konuşuyordu sanki. "neler düşünüyor?" diye tahmin etme oyunu oynadım kendi kendime…

 

“yalnızlığı kesindi. yaşam hoyratça almıştı herşeyini elinden, belki de en çok sevdiklerini, en çok keyif aldıklarını… oysa ne güzeldi herşey… çok şeye sahip değildi eskiden... insanlar, arkadaşlıklar daha güzeldi. herşey safça yaşanıyordu… komşuluklar ve paylaşılanlar karşılıksızdı… mahallesinde zaman zaman yaşanan tartışmalar, çok sürmeden araya girenlerin sayesinde mutlaka tatlıya bağlanırdı… oysa bu günlerde herşey nasıl da değişmişti… öylesine hızlıydı ki değişim, artık yakalamaktan bile vazgeçmişti… kendini terk edip giden herşeyi özlüyordu… arkadaşlarını, çocuklarını, akşamları paylaşılan koyu sohbetleri ve güzelim radyo programlarını…

 

 

tabii ya ne güzeldi radyo günleri… babası anlatırdı radyonun ilk yayına başladığı zamanlarda onların da radyosu yokmuş… ilk radyo anonsunu komşularının evinde heyecanla beklemişler… önce bir cızırtı, arkasından, "aloo… aloo… muhterem dinleyiciler, burası istanbul telsiz telefonu, şimdi akşam neşriyatına başlıyoruz…” günde 5 saati aşmayan ve güçlükle yapılan yayınlar…

 

 

 

 

 

 

 

 

babası evlerine radyo getirdiği gün ailece bayram yapmışlardı. annesi daha radyo gelmeden beyaz dantel örmüştü üstüne. evin en güzel köşesine radyoyu yerleştirip beyaz danteli üstüne yaymışlardı özenle… yayın saatini radyoyu seyrederek beklemişti. “nasıl ses çıkacaktı, acaba içinde adamlar mı vardı? adamlar içine nasıl sığıyorlardı? düğmesini çevirince lamba nasıl yanıyordu?” aklı almıyordu..

 

çocuk bahçesi, arkası yarınlar, dede korkut hikayeleri… orhan boran ve yuki, halit kıvanç, anadolu ajansı haberleri…  “gözünüzü yoldan, kulağınızı benden ayırmayın” diyen zeki müren… ahh ne günlerdi… yanılmıyorsa cuma sabahları okula gitmeden “halk hikayeleri” başlardı… program bitene kadar dinler, koşa koşa okula giderdi…

 

radyo, televizyon gibi değildi. radyo hayal güçlerini geliştirmişti… radyo tiyatrosunu dinlerken kardeşiyle birlikte kişilerin tiplerini tahmin etme oyunu oynarlardı… dinledikleri her program hayallerinde canlanırdı… zaman zaman radyonun arkasına geçer, “içinden sızan ışıkta bir şey görebilir miyiz?” diye bakarlardı… şimdi öyle miydi canım… televizyonda herşey hazır sunuluyordu… keyifsizdi, eğlencesizdi, insanı geliştirmeyen programlardı… radyosunu çok özlemişti, çoookkkk…”

 

yağmur hızlandı… bankta yalnız başına oturan adam ayağa kalktı. "tahmin etme oyunum" böylece sonlanmıştı. uzaklaşırken uzun uzun arkasından baktım… nedendir bilmem, farkında olmadan içimi çektim ve yanıma banktaki yalnız adamı alarak, kadıköy’ün sokaklarına daldım; kulağımda “ud’dan bir keman taksimiyle”…

 

12/2/2007

HAKKIMDA

          

bir sobelenme furyasıdır gidiyordu... kenan'nın uyarısıyla sev@l tarafından sobelendiğimi öğrendim, bu durumda kendimi beş bilinmeyen yönümle tanıtmam gerekiyormuş... sağolasın sev@lcim, ben de hep bu anı bekliyordum... nasıl mutlu oldum, nasıl sevindim bilemezsin... (bunu ayrıca konuşacağız. benim de sana sorularım olacak, nasıl olsa karşı karşıya geleceğiz... :)) )

 

şimdi gelelim işin kendimi anlatma kısmına:

 

1- istediğim zaman istediğim yaşta olurum...

2-çılgın olduğum söylenir (çılgın olduğumu söyleyenler çoğaldıkça bunu kabul etmek durumunda kaldım).

3-en hüzünlü zamanlarda bile gülecek birşey bulurum... dostlarımı, arkadaşlarımı çok severim... sık sık da kazık yerim...

4-sevmeyi severim, sevmenin hüznünü ve mutluluğunu da severim... ölümden korkarım, ölüden korkmam...

5-ressamım, resim yaparım, geçinebilmek için öğretmenlik yaparım... karikatürler çizerim... gülerim... fotoğraf çekerim... yazılar yazarım... okurum... unuturum... anımsarım... çabuk sinirlenirim, kavga edenleri seyretmeye bayılırım... nerede hareket varsa, gider izlerim... paylaşmayı severim... cimrilerden nefret ederim... her zaman ilk karşımdakini düşünürüm... özlerim , özlenirim... sokakta yürürken taşlara tekme atarım... kedileri severim, inekleri severim, kuzuları severim...

 

şimdi de gelelim işin en zevkli tarafına, yani sobelemeye...

1) gezimanya 2) basamaklar 3) awaz

sobelendiniz... sobe işte sobeeeeeeee !

 

 

)-:::•> ~ NE GüZELDiR YOLLARDA OLMAK ŞiMDi ~ <•:::-(