« Önceki | Sonraki »

14/4/2008

çocukluğumuzun bir parçası

 

neden bilmem halam ona “coca-cola” adını takmıştı… dedesi  ve babaannesi  komşumuzdu. Daha önce de bahsetmiştim size, anımsarsınız belki Lebib bey amcaları… babası ergin konuksever gazeteciydi. çok güzel  bir annesi vardı. eski film artistlerine benzerdi… hafta sonları ve yaz tatillerinde ailece dedesini ziyarete gelirlerdi ve uzun zaman kalırlardı. kardeşimle yaşıttı ve arkadaşlardı. Duvarlarının birbirine sırt verdiği  bahçelerimizle komşuyduk… bahçedeki ağaçlarının tepesinden inmez, adeta ağaçların meyveleri ile beslenirdik. yalnızca burgazada'da gördüğüm sarı, bal gibi tatlı erikler onların bahçesinde vardı. öylesine çok meyve verirdi ki dalları yerlere kadar eğilirdi.Üç tekerlekli "2" bisikleti vardı timuçi’nin… şimdi o bisikletlerden yok. iki tekerlekli bisikletlerin tekerleri büyüklüğünde vardı tekerleri... şimdiki uyduruk bir sürü aksesuarla düğün salonuna benzetilmiş minik bisiklerlerden değildi yani. hava kararana kadar serdar’la bisiklete binerlerdi. arada bir timuçin'in babaannesinin ya da annemin hazırladığı reçelli ekmekleri midelerine indirirlerdi. bahçede kaplumbağalarla, kirpilerle oynarlardı.

Zamanla apartmanlara dönüştü yeşil mahallemiz ve dağıldık yaşamın içine. yılları erittik, yüreğimizde güzel anılarla… bu güzel anılardan biri de timuçin’di, ailesiydi… gün geldi küçükyalı’yı, çocukluğumuzu konuşurken andık timuçin’i, gün geldi halamın timuçin’e neden, coca-cola adını taktığını sormadığımıza üzülerek andık.

kimbilir çocukluğumuzdaki figürler nerelerdeydiler, düş müydüler gerçek mi? Onlarda bizi anımsar mıydı acaba? acaba biz de “tik”  atmış mıydık yüreklerinin bir köşesine?

dünyanın en güzel şeyinin anımsanmak, yıllar sonra bile aranılmak olduğunu bir hafta-on  gün önce anladık kardeşimle… biz de “tik” atmayı başarmışız onun yüreğine…

Timuçin rastlantı sonucu bloglarda gezerken “gezenti”ye uğramış; yine rastlantı bu ya “böyle olmasını biz hiç istemedik hırant” başlıklı yazımı okumuş. Yazımda dedesinden, babasından bahsettiğim için  yorum bırakmış… yorumda timuçin adını okuduğumda nasıl mutlu olduğumu ve serdar’la heyecanla paylaştığımı anlatamam… tekrar geçmişe gittim, çocukluğumuzun küçükyalısına…

hoş geldin timuçin, hoş geldin çocukluğumuzun bir parçası, ne kadar da iyi ettin…

Nisan 2008

13/3/2008

mutlu yıllar

 

canım kardeşim, canım dayım

 bugün doğum günün…

10 yıl sonra, tam  tamına 10 yıl sonra birlikte doğum gününü kutlayacağız. Parmaklıklar arkasındayken attığımız  kartlarla sana dokunmaya, seni kutlamaya çalıştık. Her defasında “bu son olacak, önümüzdeki yıl doğum gününü dışarıda kutlayacağız” dedik… sonra bir başka doğum günü… bırakmadılar bir dilim pastayla gelelim sana…

10 yıl… dile kolay ! dile kolay derlerdi de inanmazdık… dün sana “hiç gitmemişsin gibi” dedim ya…öyle olsun istedim… arayı böyle kapatmak istedik… ne seni aldılar içeri, ne de biz girdik seninle  içeri… bizden aldıklarını yılların görmezden gelmek istiyoruz çünkü… ne o uzun yolculukları, ne mahkeme kapılarını, ne dava dosyalarını, ne de soğuk parmaklıkları anımsamak istemiyoruz…  yapılan haksızlıklara gelince; hiç niyetimiz yok onları unutmaya…  

Doğum günün kutlu olsun, kutlu olsun özgürlüğün… üfle…gitsin geçmiş…

Mutlu yıllara…

seni seviyoruz...

22/2/2008

kış akşamları,kar, bozacılar ve sokak lambaları

 

 

 

pencerenin önüne oturmuş sokağı izliyorum. kar yağıyor… herkesin sıcacık evlerine sığındığı bu saatte kimseler yok sokakta… sokak lambası sarı sarı ışık verirken etrafına, uzaktan “booozaa!” sesi geliyor kulağıma. boza sesiyle çok eskilere gidiyorum;

“küçükyalı’dayım. çocuğum. hava kararmış, pencereden sokağı izliyoruz serdar’la… mahallenin gençleri lapa lapa yağan karın altında, merdiveni yatırıp yokuştan aşağı kayıyorlar… kahkahalar, çığlıklar birbirine karışıyor. Penceremizin tam karşısında sokak lambası var. Karlar  lambanın önünden dans ederek yere düşüyor. Kimbilir kaç saat  kayıyor gençler sokakta, bilmiyoruz? Kimi yorgun düşerek, kimi üşüyerek, kimi de babalarının korkusuna içeri girene kadar, camdan ayrılmıyoruz kardeşimle… şakaklarıma dayadığım ellerimi zaman zaman dinlendirerek sokağı izlemeye devam ediyorum.

sessizlik… pencereden görebildiğim alan bir tablo güzelliğinde. Annem sobaya odun atıyor, çıtırtılar kulağıma geliyor. Bahçemizdeki ağaçlar bembeyaz, arada bir dallar karın ağırlığını kaldırmıyor, karlar yere düşüyorlar. bir iki kişi geçiyor hızlı adımlarla, ayakları kayarak karanlıkta kayboluyorlar… çok sürmüyor uzaktan, sanki derin bir kuyudan “booozaaa” sesi geliyor… kış akşamlarının tanıdık sesi. sıkıca sarınmış o adam geçiyor yine… “boza nasıl bir şey?” diye düşünüyorum. Ailemden kimse boza içmiyordu çünkü. Adamın “boza” sesi uzun süre sokakta kalıyor…”

çocukluğumu bırakıp geri dönüyorum. Kış akşamları ile bozacıların birbirine çok yakıştığına karar veriyorum…

kış akşamları, kar ve bozacılar… ha bir de sokak lambaları….

1/2/2008

Küçükyalı lisesi

 

 


Küçükyalı ilkokulunu bitirirken heyecanımı anlatamam. Artık ortaokul öğrencisi olacak ve forma giyecektim. Forma giymek demek büyümek demekti  bir çoğumuz için. Küçükyalı lisesi daha önce ortaokuldu. Sonra lise oldu. (Yeni adı Küçükyalı Kadir Has Lisesi)

Kayıt olmaya şimdi tam  olarak anımsamıyorum ama annemle gitmiştik sanırım…  Okul girişine formaların değiştiğini, nasıl olacağını belirten bir yazı ve örnek kıyafet  asmışlardı. Hala aklıma geldikçe midem bulanır. İğrençti. Hangi aklı selim oturup çizmişse ve hangi aklı selim müdür ve öğretmenler kabul etmişse “takdire” değerdi aslında. Jile tarzı lacivert yandan cepli forma gitmiş yerine bir araya geldiğimizde öğrenci hamam böcekleri gibi dolanacağımız formalar gelmişti. Siyah, birazda parlak bir kumaştı. arkadan bele kadar düğmeli, belden kuşaklı, beyaz önlük yakalı… bayram törenlerinde de kol ağızlarına takmak için,sonradan iliklenen beyaz komik bir şeyler tasarlamışlardı. eve gelene kadar ağlamıştım; “ben bu okulda okumam, bu iğrenç formayı giymem…” diye. giydim ve tabi okula da gittim, istersen gitme… o zaman evine en yakın okula giderdi herkes, ayırım yapılmadan. öyle okullar araştırılmazdı, servis de neydi? Öğrenci aslan gibi mahalle arkadaşlarıyla sohbet ede ede okuluna giderdi… okulun ilk günü şimdi anneler okul kapılarına yığılıyorlar ya, yok böyle bir şey anneler çocuklarını mahalleden yaşı büyük öğrencilere emanet ederdi. Okulun ilk günü annem de beni komşumuzun kızlarına emanet etmişti. Bu durum o kadar doğaldı ki annemin gelmesi abes olurdu doğrusu. Gelseydi de annem, benimle alay ederlerdi.

okulun kapısından girdikten sonra artık ortalıkta dolanan kara önlüklü kızlardan hiç farkım kalmamıştı. erkeklerin pantolon ve ceketlerine hayranlıkla bakıyor, erkek olmadığıma hayıflanıyordum… komşumuzun kızları beni sınıf sırama bırakıp gitmişlerdi. Sınıfımı 1-G diye anımsıyorum… emin değilim yine de… büyük sınıflarda okuyan kızların  jile formalarıyla gelmelerine izin vermişlerdi. Ah onlara nasıl özendiğimi anlatamam… fakat  birinci dönem bitip ikinci dönem başladığında ne yapı edip, benim gibi kara önlük giyen bir çok arkadaşımla jile forma giyinmeye başlamıştık bile... okulda bizi zorlamamıştı. Orta 2. Sınıfta herkes iğrenç kara önlükleri atmış, normal öğrenci haline geçmişti.

Nerden mi geldi bunlar aklıma? bilmem… eğer istemezseniz kimse size zorla bir şey yaptıramaz. Kara kara önlükler giydiremez… hepsi bu… siz ne anladıysanız artık…

Not: yukardaki fotoğrafın okulumla ve benimle ilgisi yoktur. Formalar buna benzediği için kullandım. Yalnız belirtmeliyim ki, bizim yakalarımız arkadan iliklenen, aynen bebeklerin mama önlüğü gibiydi.

 

19/1/2008

böyle olmasını biz hiç istemedik Hırant...

               

çocukluğum...

çocukluğum küçükyalı’da geçti. Evlerimiz apartmanlara dönüşmeden önce, herkesin evi bahçeliydi. biz iki katlı, 3 odalı, tahta tabanlı, kocaman balkonlu bir evin birinci katında oturuyorduk... bahçemizden çiçek kopardığım için, 3 yaşımda ilk dayağı ev sahibimiz cemil amcadan yemiştim... acısını hala anımsarım;  ama artık gülümseyerek... cemil amcayla fatma teyzenin oğlu feridun; kardeşimle yaşıttı.. her yaz erzincan’a köye giderlerdi... dönüşte feridun’un şivesi değişmiş olurdu...

mahallede yaşıtlarım olmadığı için büyüklerle arkadaşlık yapardım ve onlar da beni aralarına kabul etmişlerdi. onların sırlarına ortak olur, başkalarıyla asla paylaşmazdım. aşağıda anlatacağım arkadaşlarımın benden yaşça büyük olduklarını belirtmeliyim...

evimizim solunda hatice teyzeler, onların üst katında ayşe teyzeler, en üst katta da naime teyzeler otururdu... o zamanlar 3 katlı apartman görünümündeki bahçeli tek ev onlarınkiydi... bahçelerindeki eriklerin tadı hala damağımdadır...

hatice teyzeyle mehmet amcanın 5 çocukları vardı: leyla; tam bir çılgındı.. ağız dolusu kahkahalar atar, ettiği laflarla hepimizi güldürürdü... kadriye; her zaman panik, her zaman pimpirikli ve hoş bir genç kızdı... hanife; onlara inat sarışındı, kızdığı zaman yanına yaklaşılmazdı... ahmet;  yaramazlıktan kaç öğün dayak yerdi anımsamıyorum... sık sık burnu kanardı ve ben her defasında öleceğini sanırdım... arzu’nun doğumunu hatırlarım; bir gün duyduk ki arzu’yu  hatice teyze evde dünyaya getirmiş... arzu kıvır kıvır saçlarıyla evin göz bebeğiydi ve leyla ablasının onun üzerinde çok emeği vardı... kardeşim serdar’la onlarda yemek yemeye bayılırdık... evde yemediğimiz herşeyi orada keyifle yerdik; bu annemi çok kızdırırdı... her eve döndüğümüzde bize kızar “evde neden yemezsiniz?” derdi... aslında yanıt basitti... kalabalık aile sofralarında yemek yemek benim için çok önemliydi, bizim aile yemek için bir araya gelmeyi pek beceremezdi... insan o neşeli sofrada önüne ne konsa yerdi zaten. hala kalabalık sofralar benim için ayrıcalıklıdır.

ayşe teyzeyle hatice teyze kardeştiler... ayşe teyzenin çocukları; yılmaz ve hakkı haşarıydılar.. ve çok yetenekliydiler... kovboyculuk oynadıkları silahları kendileri yaparlardı ve mahalleye dağıtırlardı... evlerinin bodrum katını disco yapmışlardı... bizi almazlardı... ablalarının adı emineydi.. ayşe teyze öyle zayıftı ki; babam ona ”yaprak ayşe” adını takmıştı.. herkes “yaprak ayşe” diye bahsederdi ondan... en üst katta oturan naime teyze ve mehmet amcanın bir oğlu vardı; turan... okuldan eve dönerken ensemize kadar çamur olurduk, ama turan’ın üzerinde bir damla çamur olmazdı... bütün anneler turan’ı bize örnek gösterirlerdi... biz de turan’ın titizliğine sinir olurduk...

sağımızdaki evde lebib bey amcalar otururdu. evleri 2 katlı, kocaman bahçeliydi... lebib bey amcanın oğlu gazeteci “ergin konuksever” di, sesinin kısıklığı ile anımsarım onu... onların alt katında sabahat teyzeler otururdu; oğlu rıza ve kızı berna ile... rıza külegeç,  gırgır dergisinde karikatürlerin balon yazılarını yazardı... şarabı çok severdi, mahallede takma adı “şarapçıydı.”  Tam karşımızda yargıç beyler otururdu... yargıç olduğu için belki mahallede ulaşılamayan insandı bizim için... harika bir eşi, ömer ve zeynep adında 2 çocuğu vardı... zeynep uzun sarı saçlı, incecik bir genç kızdı... pamuk prenses tadında yani... alt katlarında zihni, ablası ve annesi beraber oturulardı... zinhi’ yi çok esmer olarak anımsarım, bir de annesini avaz avaz bağırttığını... onların tam yanındaki evde füruzan teyzeler otururdu... onu şıklığı ile anımsarım... rüzgar adında bir oğlu, deniz adında bir kızı vardı... kızı sonra vefat etti... mahallede ilk televizyon füruzan teyzelere gelmişti... her akşam bizi televizyon izlememiz için evine alır ve her akşam da gofret ikram ederdi... televizyon istiklal marşıyla başlar, yayın koptuğunda da necefli maşrapayı izlerdik öylece... hala düşünürüm “bize televizyon mu yoksa gofret mi cazip gelirdi?” diye...

banyo, tuvalet ve mutfakta kullandığımız su, bahçelerimizdeki kuyu suyundan pompalanırdı... doğal olarak da her zaman motorlar arıza yapardı... ermeni komşumuz bedros amca çağırılır, tamir ettirilirdi. bedros amca eşi sona ile ayrılmıştı. sona’nın o yıllarda büyükada’da  balık ağı örerek yaşamını sürdürdüğünü yeni öğrendim... bedros amcanın 3 çocuğu vardı; istepan ; bir türk kızı ile evli, 2 oğlu varmış... hala küçükyalı’da oturuyormuş... kirkor, amerikadaymış... ve kızı madlen.. ona kısaca mado derdi herkes... çok sıcak kanlıydı, hülya koçiyiğit hayranıydı. evinin kapısına gidip onu öptüğünü gururla anlatırdı... yeni duydum; madlen bir türk gencine aşık olmuş ve evlilikleri engellenince intihar etmiş... nasıl üzgünüm şu anda anlatamam...  oysa onları bir gün göreceğimi düşünüyordum...

madam teyze rum’du... çok hoş bir kadındı... kızı ve eşi  yazlık sinemada çıkan bir yangında yanarak ölmüşlerdi... yan sokakta otururdu, tek başına... çok iyi bir komşuydu, herkes diğerleri gibi onu da severdi...

mazhar amca bir türktü ve ermeni mari teyzeyle evliydi... mazhar amcadan daha yakındı mari teyze bizlere... kızının adı idil, oğlunun adı galip’ti... galip de haşarı bir çocuktu, annesini sürekli bağırtırdı... ara sıra rastlarım ona.. o artık kocaman bir baba... mahallede takma adı “culup” tu.. bu adı gençler koymuştu... ama bu isimle seslenmek galip’i deli etmeye yeterdi... ah az daha  unutuyordum; mari teyze kızı idil’ le hemen hemen aynı zamanda bir çocuk daha dünyaya getirdi... başkaları için ne ifade eder bilmem ama bu bana çok hoş gelmişti....

babaları bakkal olan alevi ailenin çocuklarından en iyi hatırladıklarım; ziya ve gülali’dir.

ziya, 12 eylül öncesinde öldürüldü... şimdi yıkılmış olan o zamanların meşhur sineması sinema 63’ün tam önünde… mahallemize çöken o acı ve annesinin feryatları kulağımda...

şu anda bahsetmediğim tüm komşularımı onların sıcacık yüreklerini hiç unutmadım. unutmam da mümkün değil... bana onları tekrar tekrar anımsatan o kadar çok şey var ki... ama hırant dink’in öldürülmesi beni tekrar o günlere götürdü... eminim o da çok iyi bir arkadaş, çok iyi bir komşu, çok iyi bir dosttu... benim sokağımdaki türk, ermeni, rum ve kürtler gibi o da yaşadığı yerdeki insanlarlarla birbirlerine saygı duyarak, acı ve sevinçlerini paylaşarak yaşadı...

bedros amca, istepan, kirkor, madlen, mari teyze, arusyak, tasula, agop, onnik, ohannes, sona, garo, HRANT DİNK.... özür dilerim... affedin... böyle olmasını biz hiç istemedik... artık yer yarıldı ve ben utancımdan içine girdim bile...

AFFEDİN....

)-:::•> ~ NE GüZELDiR YOLLARDA OLMAK ŞiMDi ~ <•:::-(